NotesWhat is notes.io?

Notes brand slogan

Notes - notes.io

Karakter Yaratma Templatesi:

Ana Başlıklar:
- İsmi
FREDERIK

- Onun bu yolculukta yürümesini sağlayan, arzuladığı ve gerçekleştirmek istediği hedefi veya amacı
Kuzeye yürüyor çünkü zaman, onun üstünde düzgün durmuyor. Chronos’un son aylarında başlayan bozunma yüzünden yavaş yavaş “silinmeye” doğru gidiyor; bunu durdurmanın bir yolunu bulmak zorunda. Chronos’un bıraktığı ipuçları, Engizisyon’un kuzeyde zamanla ilgili kirli ama güçlü araştırmalar yürüttüğünü söylüyor.
Ama bu yolculuk sadece hayatta kalmak için değil. Frederik yıllar boyunca tekrar tekrar bir geleceği gördü: kuzeyde bir geçitte “Ben dilek büyüsü yapmadım” diyen bir kadın ve ardından gelen ölüm. O kadını tanımıyor, adını bilmiyor ama gördüğü anlar onu kendine çekiyor; çünkü ilk kez, hiç yaşamamış olduğu bir “bağ” hissini o görüntülerle tanıdı.
Üçüncü durum ise Nabil. Çocukluk arkadaşı, kurtardığı çocuk, bugün Fromaz’ın öğrencisi olarak Engizisyon’un içinde altmış yaşında bir kan büyücüsü diye anılıyor. Frederik onu öldürmek için yola çıktığını söyleyemez; ama kurtarmak için gidiyorsa bile, durdurmak zorunda kalabileceğini biliyor.
- Karaktere ait imza bir söz, bir deyiş, bir kelime ya da kelimeler bütünlüğü

- Karakterinize dair 1 veya birden fazla sır veya sırları
Chronos’un “son deneyinin” bir kurtarma değil, bilinçli bir dönüşüm olduğunu artık biliyor. Chronos onu eğitmedi; onu yaptı.
Gelecekteki kadını gördüğü anlarda sadece “olayı” değil, kadının küçük ayrıntılarını da hatırlıyor: boynundaki tılsımın çizgisi, sesinin titremeyen tarafı, hatta bazen gülüşünün yankısı. Bu yüzden onu kurtarmak isteği mantıktan çok daha derin bir yerden geliyor. Bunu kimseye tam anlatamıyor.
Nabil’in adı geçtiğinde içinde bir öfke yükselmiyor; onun yerine, çok daha zor bir şey yükseliyor: “ben bunu önceden sezmiştim” duygusu. Ve bu, Frederik’in taşıdığı en ağır yüklerden biri.
- Karakterin kendisi ile tezatlaştığı bir veya birden fazla nokta
Zamanı okumakta çok iyi, ama insan ilişkilerinde çoğu zaman geç kalıyor. Bir saldırıyı sezebilir; ama birinin kırıldığını bazen sonradan fark eder.

Kenku taklidi onun doğası, ama kendi sesi yok. İstediği zaman insanları sakinleştirecek tonları bulabilir; yine de kendini anlatırken hep “başkasının sesi”ne sığınır.
- Bir açıklığı, zayıflığı veya zaafı

- Hikayesi
Sandspire bir şehir sayılmazdı; daha çok çölün kenarına kurulmuş, kervanların soluklanmak için uğradığı bir duraktı. Taştan bina azdı, çoğu yer kumun altında kalmış eski yıkıntılardan, yamalı çadırlardan, güneşten solmuş tentelerden oluşurdu. Gün daha doğmadan hayat başlardı; çünkü güneş yükselince nefes almak bile ağırlaşır, gölge aramak bir alışkanlık değil, kural haline gelirdi. Çöl sıcağı “yakıcı” diye geçiştirilecek bir şey değildi; insana yavaşça aklını kaybettiren bir baskı gibiydi, önce sabrı bitirir, sonra dili kurutur, en son da gururu.

Kenku kolonisi Sandspire’ın dışına kurulmuştu. Kervanların yakınında ama asla tam içinde değil; çünkü kervanlar kenku’ları işe yarar bulurdu, fakat yakın görmek istemezdi. Kolonideki çoğu aile fakirdi: kimi deve bakar, kimi gece nöbeti tutar, kimi kervanların kayıt işlerine koşardı. Yazı her zaman güvenilir değildi; kum siler, yağmur bozar, bir gecede bir çadır tutuşur, defterler kül olurdu. Ama ses öyle değildi. Bir anlaşma doğru tonda söylendiyse, o ton hafızaya tutunur, yıllarca yaşardı.

Frederik’in ailesi de bu işin içindeydi. Babası Reginald, pazarlık cümlelerini taklit ederek çalışırdı. Bir tüccarın “bu son fiyat” deyişini, bir muhafızın “buradan geçemezsin” tonunu, kervan liderinin tehdit gibi görünen ama aslında korku dolu sesini öyle iyi çıkarırdı ki, bazen insanlar bunun farkına varır, bazen de varmazdı. Fark etseler bile çok üstüne gitmezlerdi; çünkü çölde ahlak şehirdeki gibi keskin çizgilerle yürümezdi, daha çok “hayatta kalma” üzerinden şekillenirdi. Frederik küçükken evleri çadırdı: yama üstüne yama, ip üstüne ip. İçeride bir su tulumu, birkaç bakır tabak, kumdan korunmak için asılmış bezler vardı. Ama Frederik için o çadırın en önemli şeyi, geceleri duyduğu seslerdi. Sandspire geceleri sessiz olmazdı; uzakta kervanların konuşması, develerin homurtusu, rüzgârın kumda çıkardığı ince sürtünme sesi… Frederik hepsini dinlerdi ve dinlerken sadece sesi değil, sanki o sesin ait olduğu anı da içine alırdı.

Frederik’in farkı burada başlıyordu. O bir cümleyi taklit ettiğinde bazen sadece kelimeler gelmiyor, kelimelerin söylendiği an da geliyordu. Bir kuş ötüşünü kopyaladığında rüzgâr aynı yönden esmiş gibi hissedilirdi; bir kahkahayı kopyaladığında masadaki bardak o günkü gibi titrerdi. Bunu bilinçli yapmazdı; refleks gibiydi. Yaşlılar bunu fark ettiğinde “uğursuz” dediler, çünkü zamanla oynamak çölde bile korkulan bir şeydi. Ama babası bir kere bile “bunu kes” demedi; yalnızca “bunu kervanların yanında yapma” dedi, “burada garip bulurlar, şehirde yakarlar.”

Frederik’in çocukluğu böyle geçti: sabah erken, öğlen sıcak, akşam yorgunluk. Çoğu gün aynı görünürdü ama Frederik için günler aynı değildi; insanları izleyerek büyüdü. Kimin nasıl yürüdüğünü, kimin konuşurken gözünü kaçırdığını, kimin yalan söylerken nefesinin değiştiğini erken öğrendi. Bu yüzden yaşıtlarından daha önce “dünyayı çözen” birine dönüştü ve bu, ileride Nabil’le arkadaş olmasının asıl sebebi olacaktı.

Nabil al-Zahir Sandspire’a ilk geldiğinde on dört yaşındaydı. Kervanla gelen, şımartılmış ama aptal olmayan bir çocuktu; teni güneş görmemiş gibi koyu ZENCİ, kıyafetleri gereksiz derecede temiz, yürüyüşü “başına bir şey gelmez” özgüveniyle rahattı. Boynunda küçük bir altın tılsım taşır, bunu farkında olmadan okşar dururdu; sanki o tılsım onu çölden koruyan bir anlaşma gibi. Kervan Sandspire’da durduğunda büyükler ticaret konuşmaya başladı, Nabil ise sıkıldı. Onun dünyasında çöl bir macera değildi, yolun üstündeki boş bir alan gibiydi. Bir süre çadırların arasında dolaştı, muhafızlar “uzaklaşmayın” dedi, o da başıyla “tamam” yaptı; sonra ilk fırsatta sıvıştı.

Kenku mahallesine girdiğinde ilk defa garip bir şey hissetti: kimse ona bakmıyordu. İnsanlar yolunu açmıyor, bir kadın ona eğilerek selam vermiyor, bir çocuk ayakkabısına hayran hayran bakmıyordu. Nabil bu hissi önce korku sandı, sonra özgürlük sandı; ikisi de değildi. Bu sadece gerçekti. Frederik onu uzaktan gördü ve daha yürüyüşünden anladı; zengin çocukların yürüyüşü acele etmezdi, çünkü başlarına bir şey gelmeyeceğine inanırlardı. Frederik sessizce yaklaştı. Nabil bir köşede durup etrafı incelerken arkasında belirip onun sesini taklit etti: “Benim başıma bir şey gelmez.” Nabil irkilip döndü, “ne yapıyorsun sen?” dedi. Frederik bu kez muhafız sesiyle konuştu: “Nabil Efendi uzaklaşmayın.” Nabil’in yüzü bir an bozuldu, sonra istemsizce güldü; çünkü ilk defa biri onunla alay ediyordu ve bu alay aşağılamak gibi değil, oyun gibiydi.

“Sen kimsin?” diye sordu Nabil. Frederik kendini tanıtmak yerine bir adım geri çekildi, “senin gibi biri burada kaybolursa, herkes beni suçlar” dedi. Nabil burnunu kaldırdı, “beni kimse suçlayamaz.” Frederik gülümsedi: “Çölde herkes suçlanabilir.” Bu cümle Nabil’in aklında kaldı; çünkü ilk defa biri ona dünyanın kurallarını öğretmen gibi değil, sanki bir sır veriyormuş gibi anlatıyordu.

Frederik Nabil’i kovalamadı, bağırmadı, muhafızlara haber vermedi; çünkü çölde çocuklar ya taş atar ya dost olurdu ve Frederik dost olmayı seçti. Nabil de buna bayıldı. Onun hayatında herkes onu ya korur ya överdi; Frederik ise onu ciddiye alıyordu, ona “efendi” demeden konuşuyordu. O günden sonra Nabil her fırsatta yine kenku mahallesine kaçtı. Frederik ona çarşıdaki kısa yolları gösterdi, kiminle nasıl konuşulursa işin yürüdüğünü öğretti. Bir satıcı Nabil’i görünce fiyatı yükselttiğinde, Frederik satıcının sesini taklit ederek onu kendi oyununda yakaladı; Nabil o gün ilk defa para her şeyi çözmüyor diye düşündü. Akşamları oturup konuşurlardı: Nabil Beyaz Şehir’i anlatırdı, beyaz taş kuleleri, dilek büyüsü okulunu, insanların isimlerinin kayıt defterlerine altınla işlendiği salonları… Frederik dinlerdi ama hayran hayran bakmazdı; daha çok “oraya gidersem kaybolmam daha zor olur” der gibi bakardı.

Kıskançlık da burada sessizce doğdu. Nabil’in her şeyi vardı ama Frederik’in kafası vardı; Frederik’in hiçbir şeyi yoktu ama dünyayı çözüyordu. Nabil bunu kendine yediremedi, kimseye belli etmedi, en çok da Frederik’e. Arkadaşlıkları iki çocuğun birbirine iyi gelmesi gibi başlamıştı, ama daha o günlerden ikisini de yakacak bir şeyin kıvılcımı atılmıştı.

Kervan Sandspire’dan ayrılacağı gün hava normalden daha soğuktu. Nabil’in çadırı sökülürken muhafızlar develeri sıraya dizmiş, tüccarlar son kez pazarlık ediyor, kervan lideri haritaya bakıp rotayı kontrol ediyordu. Nabil çadırının önünde durmuş, sanki bir şey söylemek istiyormuş gibi bakıyordu; bu sefer konuşkan değildi. Frederik onu bulduğunda Nabil’in yüzünde tuhaf bir ifade vardı: kızgın değil, üzgün değil, sanki biri elinden bir şeyi almış gibi.

“Gelmeyecek misin?” diye sordu Nabil. Frederik omuz silkti, “benim yerim burası.” Nabil kısa bir kahkaha attı ama kahkaha gerçek değildi. “Senin yerin burası değil,” dedi, “senin yerin… başka.” Frederik cevap vermedi; çünkü bu cümle Nabil’in ağzından çıkınca iltifat gibi değil, sahiplenme gibi duyulmuştu. Nabil bir an durdu, sesini alçaltıp “babam seni kervana aldırdı, ben söyledim” dedi. Frederik ilk kez gerçekten şaşırdı. Nabil bunu gururla söylemiyordu; daha çok “bak, ben de bir şey yapabiliyorum” der gibiydi. Frederik’in içinde küçük bir sıcaklık oldu, çünkü bu arkadaşlığın gerçek bir hareketiydi; ama sıcaklık birkaç saniye sonra dağıldı, çünkü Nabil’in bakışında bir şey daha vardı: kontrol.

Yola çıktılar. İlk günler sıradan geçti: deve sırtında sallanan çuvallar, geceleri kurulan çember, muhafızların şakaları… Nabil hâlâ ara ara Frederik’in yanına geliyordu ama eskisi gibi değil; daha az gülüyor, daha çok izliyordu. Saldırı dördüncü gece oldu. Gece rüzgârı sertti, kum göz yakıyordu. Kervanın bir kısmı uyuyordu, bir kısmı nöbetteydi. Frederik o gece nedense uyuyamamıştı; içinde bir sıkıntı vardı, ama nedenini bilmiyordu. Sonra kumda koşan ayak sesini duydu. O ses “insan koşusu” değildi; yere yakın, saldırmak için ilerleyen bir koşuydu. Frederik bağıracak oldu, ama oklar çoktan gelmişti.

Kervan karıştı. Çuvallar devrildi, develer şahlandı, muhafızlar kılıç çekti, tüccarlar bağırdı. Nabil’in çadırına doğru bir grup saldırgan koşuyordu. Nabil donup kalmıştı; zengin çocukların çoğu ölümle ilk yüzleştiğinde böyle olurdu, ne kaçabilirler ne savaşabilirlerdi. Frederik hiç düşünmeden Nabil’i yakaladı, iki kayanın arasındaki dar çatlağa soktu. “Burada kal,” dedi. Nabil titreyerek “sen?” diye fısıldadı. Frederik cevap vermedi; çünkü cevap çok ağırdı.

Frederik dışarı çıktı. Saldırganlar yaklaşırken Nabil’in sesini taklit etti, “ben buradayım” diye bağırdı, sonra kervanın öbür ucuna koştu. Dikkat ona kaydı; birkaç kişi peşine düştü. Frederik hızlıydı, ama saldırganlar da çölde yaşayan insanlardı; çöl yavaşları affetmezdi. Frederik bir kayanın arkasına sığındığında havanın değiştiğini hissetti. Sanki kum taneleri bile durdu. Başını kaldırdığında yaşlı bir kenku gördü: uzun bir cübbe, kırık bir asa, gözlerinde tuhaf bir parlaklık. Yaşlı kenku bir adım attı ve etrafındaki her şey yavaşladı; ok havada asılı kaldı, kılıç havada kaldı, bir adamın bağırışı yarım kaldı. Zaman kesilmişti.

Frederik’in boğazı kurudu. Çölde büyü masal gibiydi ama bu masal değildi; dünyanın kendisine yapılan bir müdahaleydi. Yaşlı kenku saldırganlara bile bakmadı, bakışını Frederik’e çevirdi. O bakışta merak vardı, açlık vardı, hesap vardı. “Sen bunu hissettin,” dedi. Sonra asasını yere vurdu, zaman tekrar aktı; saldırganlar bir anda yere yığıldı, sanki hepsi aynı anda dengelerini kaybetmiş gibi. Kervan fırsatı bulup saldırıyı püskürttü.

Ama büyünün artığı Frederik’in üstüne sıçradı. Gözlerini kapattığı an binlerce ihtimal gördü; aynı saldırı, bin farklı şekilde… Bazılarında Nabil ölüyordu, bazılarında Frederik, bazılarında ikisi de. Uyandığında saldırı bitmişti. Kervan toparlanıyor, yaralılar taşınıyor, Nabil kayadan çıkmış şok içinde etrafa bakıyordu. Frederik’in yanında ise Chronos vardı; su verdi, “iç” dedi. Frederik suyu içerken bile suyun tadı garipti, sanki bir an önce içilmişti de tekrar içiliyordu.

“Adın ne?” diye sordu Chronos. “Frederik.” Chronos başını salladı. “Sende bir şey var,” dedi. “Diğerleri gibi taklit etmiyorsun. Sen anı taklit ediyorsun.”

Chronos kervan lideriyle konuştu; uzun bir pazarlık gibi. Frederik uzaktan izledi, Nabil de izledi. Nabil korkmuştu ama daha baskın bir duygu vardı: utanç. Çünkü onu saklayan Frederik’ti, saldırganların önüne çıkan Frederik’ti ve Chronos birini seçecekse Nabil’i değil Frederik’i seçmişti. O gece ateşin etrafında herkes bunu konuştu. Nabil konuşmadı. Frederik’in yanına geldiğinde yüzünü çevirdi: “Demek büyücü olacaksın.” Frederik başını salladı. Nabil gülümsedi ama gülümseme gerçek değildi: “İyi. Senin için iyi.”

Frederik, Chronos’un suyu uzattığı anda bile gözlerini tam odaklayamıyordu. Kervanın ışıkları, insanların koşuşturması, yaralıların inlemeleri, develerin korkuyla çıkardığı sesler… Hepsi vardı ama aynı zamanda yok gibiydi. Çünkü Frederik’in kafasının içinde hâlâ o bin ihtimal dönüyordu; aynı ok, aynı bağırış, aynı taş, aynı kum, her seferinde milim milim farklı. Çölde büyüyen bir çocuk, tehlikeyi koklamayı öğrenir; ama bu başka bir şeydi. Bu, tehlikeyi koklamak değil, tehlikenin bütün yüzlerini aynı anda görmekti.

Suyu içti. Boğazından geçerken bile garip bir his vardı; sanki su, bir an önce içilmişti de şimdi hatırlanıyordu. Frederik bunu söylemeye kalksa kimse anlamazdı. Zaten o an anladı: artık bazı şeyleri anlatması mümkün olmayacaktı. Çünkü kelimeler tek bir sıraya dizilir, zaman ise o gece ona sıraya girmeyi reddeden bir şey gibi görünmüştü.

Chronos “sende bir şey var” dediğinde, Frederik’in aklına önce yaşlıların “uğursuz” sözü geldi. Sonra babasının “şehirde yakarlar” uyarısı. Normalde böyle bir cümle duyunca bir çocuk geri çekilirdi. Frederik geri çekilmedi. Çünkü o gece geri çekilecek bir yer kalmamıştı. Daha doğrusu, geri çekilmenin ne demek olduğunu artık bilmiyordu; çünkü gördüğü ihtimallerin içinde “geri çekildiği” versiyonlar da vardı ve çoğunda sonuç değişmiyordu. Nabil yine ölüyor, kervan yine dağılıyor, kum yine aynı şekilde rüzgârla savruluyordu.

İşte bu, Frederik’in içindeki ilk kıvılcımı yaktı: eğer “doğru anı” bulamıyorsa, en azından “doğru anın neden doğru olduğunu” öğrenmeliydi. Çölde hayat çoğu zaman refleksle yürür; bir şeye uzanırsın, birini çekersin, bir yöne kaçarsın. Frederik o gece refleksle doğru şeyi yapmıştı ama yine de her şeyin uçurumdan dönmesi Chronos’un gelişiyle olmuştu. Bu, canını sıktı. Çünkü Frederik’in gururu yoktu demiyorum; vardı, hem de sağlamdı. Sadece zenginlerin gururu gibi “bana bakın” diye bağırmıyordu. Onun gururu “ben bir işin içinden çıkabilirim” diye fısıldıyordu. O gece ise bir işin içinden çıkamamıştı; Chronos çıkarmıştı.

Kervan toparlanırken Chronos kervan lideriyle konuştu. Frederik o konuşmayı uzaktan izlediğinde, yüz ifadelerinden çok tonları yakaladı: borç, minnet, pazarlık, korku… Bunlar tanıdık şeylerdi. Sandspire’da her gün bunların içinde büyümüştü. Ama ilk kez, o tonların arkasında başka bir ton daha duyuyordu; ince bir çizgi gibi. “Zaman” tonunu. Kervan lideri “bu çocuğu al” derken bile, sanki bir şeyi geriye doğru itiyordu. Chronos “alırım” derken, sanki bir şeyi ileriye doğru çekiyordu. Frederik bunun ne olduğunu tarif edemedi ama şunu hissetti: Chronos’un konuşması, bir insanın konuşması gibi değildi; Chronos sanki olayların sırasıyla konuşuyordu.

Frederik o an, istemeden de olsa kendine şu soruyu sordu: Ben bunu öğrenirsem ne olur?

Bu soru, bir “hırs” sorusu değildi sadece. Bu, çölde büyümüş bir çocuğun çok basit sorusuydu: bir daha aynı gece olursa, yine birinin gelip beni kurtarmasına mı bakacağım? Yoksa bu sefer ben mi kurtaracağım?

Chronos’un yanında gitmeye razı olması, aslında “büyücü olmak istiyorum” gibi romantik bir istekten başlamadı. Frederik’in kafasında daha net, daha sert bir cümle vardı: Ben bir daha çaresiz kalmak istemiyorum. Çünkü o geceki çaresizlik, Nabil’i saklamakla bitmemişti; çaresizlik, sandığın içine sakladığın şeyin yine de ölmesi ihtimalini görmekti. Frederik en çok ona takılmıştı. Birini koruyorsun, doğru şeyi yapıyorsun, yine de kader dediğin şey gelip “yetmez” diyebiliyor.

Frederik’in zamanla ilgili merakı da buradan doğdu. Çocukken “anı taklit etmesi” oyun gibiydi; rüzgârı bir an geri çağırmak, kahkahayı aynı titremeyle tekrar etmek… Bunlar küçük numaralardı. Ama o gece, küçük numaraların aslında bir kapı olduğunu fark etti. Eğer bir an geri gelebiliyorsa, demek ki an dediğin şey kilitli değildi. Demek ki zaman, herkesin sandığı kadar tek parça değildi. Demek ki “olmuş” dediğin şey, bir yerlerde hâlâ oluyordu; sadece sen erişemiyordun.

Frederik bunu bir anda çözdü demiyorum. Ama içine bir kanca gibi takıldı. Çölde büyüyen bir çocuk, başına takılan şeyi söküp atamaz; onu yanında taşır, gerekirse onunla uyur, gerekirse onunla yürür. Frederik de o gece kafasına takılan o kancayı “unutmayı” seçmedi. Çünkü unutursa, aynı gece tekrar olurdu ve o sefer şansı olmayabilirdi.

Chronos’un onu seçmesi de bu yüzden Frederik’e sadece “kurtuluş” gibi gelmedi. Bir bakıma tuzaktı; ama başka bir bakıma fırsattı. Chronos’un bakışındaki merakı, açlığı ve hesabı görmüştü; evet, Chronos onu bir şey için istiyordu. Ama Frederik de Chronos’u bir şey için isteyebilirdi. Çölde ilişkiler böyle kurulurdu; herkes birbirini biraz kullanırdı, yeter ki hayatta kalınsın. Frederik’in farkı şuydu: o bunu romantikleştirmiyordu. Kendine yalan söylemüyordu. “Bu adam beni seviyor” demiyordu. “Bu adamın bildiği bir şey var” diyordu.

Nabil’in yüzünü çevirdiği o son konuşma da Frederik’in içinde ayrı bir iz bıraktı. Nabil’in “iyi, senin için iyi” derken gerçekten iyi dilemediğini hissetmişti. Bu da Frederik’in merakını başka bir yere çevirdi: insanlar kendilerini korumak için gerçeği değiştirir mi? Nabil o gece gerçeği değiştiremeyince, kendi içindeki hikâyeyi değiştirmeye başlamıştı. “Ben seçilenim” hikâyesini. Frederik bunu sezdi ama adını koyamadı. Yine de sezgisi şunu söyledi: zamanla oynayan sadece büyücüler değildir; insanlar da zamanla oynar, sadece bunu hatıralarıyla yaparlar. O yüzden zamanın doğasını anlamak, sadece büyü değil, insanı anlamaktı.

Frederik Chronos’un peşinden yürürken arkasına bakmadı. Bunu duygusal bir “veda” olsun diye yapmadı. Çünkü o gece öğrendiği şey şuydu: geriye bakmak, bazen insanı olduğu yerde kilitler. Frederik kilitlenmek istemedi. Korktuğu için değil; bir daha kilitlenirse öleceğini bildiği için.

Ve işte o noktada, büyücülük onun için bir meslek olmaktan çıktı. Bir yol oldu. Çölde yol seçmezsen yol seni seçer. Frederik o gece seçilmişti. Şimdi yapacağı tek şey vardı: seçilmenin ne demek olduğunu öğrenmek.

Ertesi sabah Chronos Frederik’i yanına aldı. Kervan bunu “borç ödeme” diye anlattı, al-Zahir ailesi “onur” diye anlattı; ama herkes aslında bunun bir pazarlık olduğunu biliyordu. Frederik giderken annesi kulağına “sesini kaybetme” dedi. Babası daha sert konuştu: “Geri dön. Dönemezsen iz bırak.” Frederik anlamadı; yıllar sonra anlayacaktı.

Chronos götürürken Frederik geriye dönüp Nabil’e baktı. Nabil muhafızların arasında güvendeydi ve ilk defa gözlerinde net bir öfke vardı. Öfke Chronos’a değildi, öfke Frederik’e de değildi; öfke dünyanın kendisineydi. Çünkü dünya Nabil’e ilk defa sen seçilen değilsin demişti.


Chronos, Frederik’i kervandan aldıktan sonra onu doğrudan bir kuleye ya da bir okula götürmedi. Hatta ilk günlerde Frederik’in kafasındaki “büyücü” fikri bile yavaş yavaş dağıldı; çünkü Chronos’un hayatı, masallardaki gibi sabit bir yerde oturan bir bilge hayatı değildi. Chronos saklanıyordu. Sadece insanlardan değil; sanki zamandan da saklanıyordu. Çölün ortasında, eski bir gözlem istasyonunda üç gün kaldılar. Sonra bir gece, hiçbir şey olmamış gibi toparlanıp yola çıktılar. Bir süre sonra bir vaha kasabasına girdiler. Orada Chronos iki gün bir handa oturdu, hiç konuşmadan insanların konuşmalarını dinledi. Üçüncü gün, kasabadan çıkıp tekrar çöle döndüler.

Frederik ilk aylarda bunun bir eğitim yöntemi olduğunu sandı. Sonra anladı: Chronos, bir şeyden kaçıyordu. Birileri Chronos’u arıyordu. Ve Chronos, “zaman” kelimesini ağzına aldığında bile bunu bir tür suç gibi saklıyordu.

Frederik büyüyü ilk kez o yolculuklarda öğrendi. Bir kitapla değil; Chronos’un ona attığı küçük görevlerle. Bazen bir kervanın yanına gidip üç gün çalışır, ses taklidiyle kayıt tutar, akşamları Chronos’a dönüp duyduklarını anlatırdı. Chronos ona “hangi cümle doğruydu?” diye sormazdı. “Hangi cümle söylendiğinde rüzgâr değişti?” diye sorardı. Frederik de bunu anlamaya çalışırdı. Kimin yalan söylerken nefesinin kırıldığını, kimin gerçeği söylerken sesinin inceldiğini, kimin korkusunu bir tehdit gibi sakladığını…

Chronos’un büyü öğretme yöntemi buydu: büyü, önce insanı okumaktan başlıyordu. Çünkü Chronos’a göre zaman, en çok insanın içinde kırılıyordu.

İlk yılın sonunda Chronos onu bir harabeye götürdü. Eski bir kenku tapınağıydı belki; belki daha eski bir şey. Taşların üstünde saat işaretleri vardı ama bu saatler bizim bildiğimiz saatlere benzemiyordu. Chronos, Frederik’e bir taş verdi. “At,” dedi. Frederik attı. Taş düştü. Chronos, “Tekrar,” dedi. Frederik tekrar attı. “Hayır,” dedi Chronos. “Bu sefer farklı at.”

Frederik ilk anda sinirlendi. Çünkü taş taş değil miydi? Ama Chronos’un istediği şey taşın düşüşü değildi. Chronos, taşın düştüğü anı istiyordu. Frederik bunu bir süre sonra fark etti ve ilk kez o gün, istemeden de olsa, taşın düştüğü ânı “çekti”. Taş bir saniyeliğine havada asılı kaldı. Sonra düştü.

Chronos, o gün ilk kez gerçekten gülümsedi. Bu gülümseme sıcak değildi. Ama Frederik için önemliydi. Çünkü Chronos’un gülümsemesi, bir hocanın “aferin”i gibi değil; bir kilidin açılması gibiydi.

İkinci yıl, üçüncü yıl derken Frederik’in eğitimi derinleşti. Chronos onu sadece büyüyle değil, mekânla da eğitiyordu. Bir dönem kuzeyde bir liman şehrine gittiler. Orada Chronos, gelgitleri izledi. “Deniz,” dedi, “zamanı taklit eder. Sürekli gelir, sürekli gider. İnsanlar buna güvenip şehir kurar. Sonra bir gün, gelmeyince şaşırır.” Frederik o gün Chronos’un aslında dünyaya nasıl baktığını anladı. Chronos için her şey bir ölçüydü. Her şey bir deneydi. İnsanlar bile.

Frederik büyüyü öğrenirken, kendi yeteneğinin de değiştiğini fark etti. Taklit artık sadece ses değildi. Bir kahkahayı taklit ettiğinde, kahkahanın ait olduğu “an” da geri geliyordu. Bu, küçük bir şey gibi görünür ama bir süre sonra korkutucu bir şeye dönüştü. Çünkü Frederik bazen bir cümleyi taklit ederken, o cümlenin söylendiği günün kokusunu bile hatırlıyordu. Bir adamın “sana güveniyorum” deyişini taklit ettiğinde, adamın yalan söylediğini de hissediyordu. Bu, bir kenku için bile fazla bir yük sayılırdı.

Chronos bunu fark etti ve Frederik’i “sınır”a zorlamaya başladı.

Dördüncü yılın sonunda Chronos, ona ilk kez gerçek bir Chronurgy hamlesi yaptırdı. Bir akşam, bir han odasında, Chronos bir bıçağı masadan aşağı itti. Bıçak düşerken Frederik refleksle uzandı ama bıçağı tutmak için değil; bıçağın düştüğü ânı yakalamak için. O an çok kısa bir kayma oldu. Bıçak yere değmeden önce, sanki düşmemiş gibi havada kaldı. Sonra düştü.

Chronos, “İşte,” dedi. “Sen bunu yapabiliyorsun.”

Frederik o gece uyuyamadı. Çünkü o anın ağırlığı, çölde öğrendiği hiçbir şeye benzemiyordu. Çölde insan birini kurtarır, birini saklar, birini taşır. Ama o gece Frederik, bir olayın “olmasını” engellemişti. Bu, güçtü. Ve güç, çölde bile tehlikeliydi.

Bu yıllarda Nabil’den haberler gelmeye devam etti. Chronos istemeden de olsa, duyduğu şeyleri Frederik’le paylaşıyordu. Bazen bir kervancı, Beyaz Şehir’deki dilek büyüsü kolejinden bahsediyor; Chronos da sanki ilgilenmiyormuş gibi dinliyor, sonra gece ateşin başında “al-Zahir çocuğu hâlâ yaşıyor mu?” diye soruyordu. Frederik başta bu soruya şaşırdı. Çünkü Chronos’un umurunda olması garipti. Ama zamanla anladı: Chronos’un umurunda olan Nabil değildi. Chronos’un umurunda olan, Frederik’in geçmişiyle bağlarının kopup kopmadığıydı. Chronos, Frederik’in hâlâ “insan” kalıp kalmadığını test ediyordu.

Frederik ise Nabil’in adını her duyduğunda içinin bir yerinde bir şey kıpırdıyordu. Bu kıpırtı ne dostluktu ne öfke. Daha çok yarım kalmış bir konuşma gibiydi. Çünkü Nabil’le vedalaşmamıştı. Nabil’e hiçbir şey açıklayamamıştı. Nabil’in gözündeki o öfkenin nereye gittiğini bilmiyordu.

Yıllar ilerledikçe Nabil’in haberleri de değişti. Önce “koleje kabul edildi” dendi. Sonra “hocalarının gözdesi oldu” dendi. Sonra “dilek büyüsünde hızlı ilerliyor” dendi. Frederik bu haberleri duyduğunda gururlanmak istedi. Çünkü bir zamanlar Sandspire’da onunla oturup Beyaz Şehir masalı anlatan çocuk, gerçekten o masalın içine girmişti. Ama gururlanamadı. Çünkü haberlerin tonu değişmişti. Nabil’in adı artık masal gibi değil, fısıltı gibi anılıyordu.

Bir noktadan sonra, Nabil’in yanında başka bir isim duyulmaya başlandı: Fromaz.

Bu isim ilk kez geçtiğinde Chronos’un eli durdu. Çok küçük bir hareketti ama Frederik gördü. Chronos’un bir kâseyi masaya koyuşu yarım kaldı. Sonra Chronos, hiçbir şey olmamış gibi devam etti. Ama o geceden sonra Chronos daha az konuştu.

Frederik Fromaz’ı ilk kez o zaman merak etti. Bir süre sonra, bir şehirde, bir kitapçıdan gizlice bir şey satın aldılar: Engizisyon’un yasaklı büyü listesi gibi bir şey. Chronos bu listeyi okumadı. Sadece bazı sayfalara baktı, sonra kapattı. Frederik o an Chronos’un aslında Engizisyon’u tanıdığını anladı. Bu, Chronos’un geçmişinde bir yerlerde Engizisyon’la bir hesap olduğunu gösteriyordu.

Frederik’in eğitimi bu sırada büyüsel olarak hızlandı. Chronos onu “savaş büyüsü” gibi şeylerle uğraştırmadı. Chronos’un ilgisi hep aynıydı: zamanın kenarları. Frederik önce küçük kaymalar öğrendi. Sonra olasılık bükmeyi. Sonra bir anı “kilitlemeyi”. Momentary Stasis, işte bu dönemde geldi. Bir kış gecesinde, kuzeye yakın bir geçitte, onları takip eden üç haydut vardı. Chronos hiç müdahale etmedi. Sadece izledi. Frederik, haydutlardan birini bir anın içine gömdü. Adam yürürken bir anda durdu, nefesi bile kesilmiş gibi kaldı. Diğer iki haydut korkup kaçtı.

Frederik o gece ilk kez şunu düşündü: Ben artık bir insanı öldürmeden de yok edebilirim. Bu düşünce onu heyecanlandırmadı. Onu ürküttü. Çünkü bu güç, insanın içinde bir kapıyı açar. Ve o kapı açıldı mı, bir daha kapanmaz.

Chronos ise o gece sadece şunu söyledi: “Güzel. Artık durdurmayı biliyorsun.”

Frederik o yıllarda ilk defa aşk fikrini de gördü. Ama bu, Sanctum’da bir öğrenciyi öpme hikâyesi gibi değildi. Chronos’un hayatında aşk yoktu. Chronos’un hayatında bağ yoktu. Chronos’un hayatında sadece takıntı vardı. Frederik ise farklıydı. Frederik, çölde büyümüş biriydi; çölde insanlar bağ kurar. Çünkü bağ kurmazsan ölürsün.

Bir şehirde, bir süre kaldıkları bir dönemde, Frederik bir kadını izledi. Kadın bir büyücü değildi. Bir tüccarın kızıydı belki. Ama birine baktığında gözlerinin içi değişiyordu. Frederik bunu ilk kez fark etti. Birinin sesi değişmiyordu; zamanı değişiyordu. Kadın bir adamla konuşurken, sanki o an daha uzun sürüyordu. Daha ağır. Daha dolu. Frederik bunu anlamadı. Ama merak etti.

Sonra Chronos’un bir ritüel gecesinde, o görüntü geldi.

Kuzey. Taş bir geçit. Kar. Rüzgâr. Engizisyon mühürleri. Bir kalabalık. Ve bir kadın.

Kadın, “Ben dilek büyüsü yapmadım,” dedi.

Frederik o görüntüyü ilk kez gördüğünde bunu bir “gelecek” olarak algılamadı. Bunu bir “çağrı” olarak algıladı. Çünkü görüntü, sıradan bir vizyon gibi değildi. Frederik o an kadının gözlerini gördü. Korku yoktu. Yalvarma yoktu. Sadece, sanki dünyaya bir kez daha bakmak istermiş gibi bir bakış vardı. Frederik o bakışı gördüğünde içinin bir yerinde çok eski bir şey kıpırdadı. Çölde, bir su tulumunu birine uzattığında hissettiğin şey. Birini korumak istediğinde, bunun nedenini açıklayamadığın o dürtü.

Frederik, Chronos’a “Onu kurtarabilir miyim?” diye sordu.

Chronos, uzun süre sustu. Sonra “Kurtarırsan başka bir şey ölür,” dedi.

Frederik o cümleyi hiç unutmadı. Çünkü Chronos bunu tehdit gibi söylememişti. Bunu gerçek gibi söylemişti. Sanki bu, dünyanın doğal kuralıymış gibi. Frederik o an Chronos’un zamanla değil, kaderle oynadığını anladı. Ve Chronos’un kaderi bir oyuncak gibi gördüğünü.

Bu görüntü yıllar içinde tekrar tekrar geldi. Ama her seferinde biraz daha netleşti. Kadının boynundaki tılsım. Tılsımın üstündeki küçük işaret. Kadının sesinin tonu. Kalabalığın içinden yükselen bir kelime: “Temizleyin.” Ve bir başka kelime: “Yakın.”

Frederik her seferinde bu görüntüden çıktığında daha uzun süre kendine gelemez oldu. Çünkü bu görüntü artık sadece bir ölüm sahnesi değildi. Bu görüntü, Frederik’in hayatında ilk kez “hiç yaşamadığı” bir şeye dokunuyordu: birini, tanımadan önemsemek. Bu, bir kenku için bile tuhaf bir şeydi. Çünkü kenku’lar genelde hayatta kalmak için bağ kurar. Frederik’in kurduğu bağ ise hayatta kalmakla ilgili değildi. Bu bağ, sanki zamanın kendisi tarafından ona verilmişti.

Frederik bu yüzden, yıllar geçtikçe, aşk kavramını bir “romantizm” gibi değil, bir “ihtimal” gibi düşünmeye başladı. Eğer bir insan, hiç tanımadığı birine böyle bağlanabiliyorsa, demek ki hayat sadece geçmişten ibaret değildi. Demek ki geleceğin de insanın içine sızdığı yerler vardı. Frederik bunu kendine itiraf etmese de, o kadını düşündüğünde içinin ısınması bunun kanıtıydı.

Bu sırada Nabil’in haberleri de karardı.

Önce “kolejde hızlı ilerliyor” dendi. Sonra “Fromaz’la yakın” dendi. Sonra “kolejden mezun oldu” dendi. Ardından bir süre Nabil’in adı hiç geçmedi. Bu sessizlik, Frederik’i rahatsız etti. Çünkü çölde bir isim anılmıyorsa, iki ihtimal vardır: ya kişi ölmüştür, ya kişi artık fısıltıyla anılacak kadar tehlikeli olmuştur.

Yıllar sonra bir kervancı, kuzeyden gelen bir haber anlattı. “Engizisyonun içinde bir adam var,” dedi. “Kanla büyü yapıyor. İnsanları suçlu ilan etmek için kanlarını kullanıyor. Adı al-Zahir’miş.” Kervancı bunu dedikten sonra bile etrafına bakındı. Çünkü o isim, artık normal bir isim değildi.

Frederik o gece ilk kez Chronos’un gözlerinde gerçek bir tedirginlik gördü. Chronos bunu gizlemeye çalıştı ama başaramadı. Çünkü Chronos’un tedirginliği, korku gibi değil; hesap bozulması gibiydi. Sanki Chronos’un kurduğu bir denklemde beklenmeyen bir sayı ortaya çıkmıştı.

Frederik Nabil’in adını duyunca içinin sıkışmasını istemedi. Ama sıkıştı. Çünkü Nabil, onun çocukluk arkadaşıydı. Nabil, onun sakladığı çocuktu. Nabil, onun hayatında “başka türlü olabilirdi” dediği tek insandı.

Ve şimdi o insan, Engizisyon’da terör estiriyordu.

Frederik bunu Chronos’a sordu. Chronos başta cevap vermedi. Sonra, sanki istemeden, şunu söyledi: “Beyaz Şehir’de dilek büyüsü öğrenen herkes, bir gün bedel öder. Bazıları bedeli kendine ödetir. Bazıları başkalarına.”

Fromaz ismini o gece Chronos ilk kez açıkça söyledi. Ve o isim ağzından çıkınca, sanki odanın içi soğudu. Frederik o an Chronos’un geçmişinde Fromaz’la bir bağ olduğunu anladı. Belki bir rekabet. Belki bir savaş. Belki bir gün, Chronos’un kaybettiği bir şey.

Frederik’in eğitimi böylece devam etti. Yıllar geçti. Frederik büyüdü ama bedeni büyümedi. Çünkü Chronos onu bilinçli olarak “aynı yaşta” tutuyordu. Bunu açıkça söylemedi ama Frederik anladı. Chronos, Frederik’in bedenini sabit tutuyor, zihnini büyütüyordu. Çünkü Chronos’un istediği şey, yaşlanan bir çırak değildi. Chronos’un istediği şey, zamanın içine dayanıklı bir varlıktı.

Frederik bunun bedelini Chronos’un son aylarında öğrendi.

Chronos artık daha sık öksürmeye başlamıştı. Ellerinin titremesi artmıştı. Gözlerinin parlaklığı hâlâ vardı ama bedeninin içinde bir şeyin çöktüğü belliydi. O dönemde Chronos, Frederik’e daha fazla not göstermeye başladı. Daha çok konuşmaya başladı. Bu, Chronos’un karakterine aykırıydı. Frederik bunu hemen fark etti. Çünkü Chronos konuşmaya başladığında, bu bir “veda” gibi duruyordu.

Ve o dönemde, Frederik’in bozunması başladı.

Başta küçük şeylerdi. Bir sabah uyanıp aynaya baktığında yansıması bir an gecikti. Sonra geldi. Frederik bunu yorgunluğa verdi. Bir gün bir handa otururken garson onun siparişini iki kere sordu. Frederik “az önce söyledim” dedi. Garson şaşkın baktı. “İlk kez duyuyorum,” dedi. Frederik o an ilk kez ürperdi. Çünkü bu, unutulmak değildi. Bu, fark edilmemekti.

Sonra daha kötüsü oldu. Frederik bir gece Chronos’la konuşurken, Chronos bir anda durdu ve “Sen…” dedi. Cümlesini bitiremedi. Frederik’in adını söylemek ister gibi oldu ama söyleyemedi. O an, Chronos’un gözlerinde çok kısa bir boşluk belirdi. Sanki Chronos, Frederik’i bir saniyeliğine hatırlayamamıştı.

Frederik o an, içinden soğuk bir şey geçtiğini hissetti.

Chronos toparlandı. “Yorgunum,” dedi. Ama yorgun değildi. Frederik bunu biliyordu. Çünkü Chronos’un yorgunluğu böyle olmazdı. Bu, yorgunluk değil; kayıptı.

Frederik o gece Chronos’un notlarını karıştırdı. Chronos’un odasında, yıllardır yazdığı şeylerin arasında bazı sayfalar boşalmıştı. Mürekkep silinmemişti. Kağıt yanmamıştı. Sadece… sayfa sanki hiç yazılmamış gibiydi.

Frederik ilk kez o zaman anladı: Chronos’un yaptığı şeyin bedeli, sadece acı değil. Bedeli, silinmekti.

Chronos bunu artık saklamadı. Çünkü saklayacak zamanı kalmamıştı.

“Son deney,” dedi. “Seni kurtarmak için değil. Seni yapmak için yaptım.”

Frederik o cümleyi duyduğunda kavga etmedi. Bağırmadı. Çünkü Chronos’la kavga etmek, çölde rüzgârla kavga etmek gibiydi. Frederik sadece şunu sordu: “Bana ne yaptın?”

Chronos uzun süre sustu. Sonra, ilk kez gerçekten yaşlı bir sesle konuştu. “Seni zamandan söktüm,” dedi. “Bunu yapmasaydım bu güce dayanamazdın. Ama sökünce… bir yere ait kalmadın.” Frederik, “Peki çözümü?” dedi.

Chronos, o an ilk kez kuzeyi açıkça söyledi. “Engizisyon,” dedi. “Onlar da zamanla uğraşıyor. Onların yaptığı şey senin yaptığın şey gibi değil. Daha kirli. Daha acımasız. Ama bazen kirli yöntemler, temiz cevaplar verir.”

Frederik’in yüzü gerildi. “Engizisyon mu?” dedi.

Chronos başını salladı. “Kuzeyde,” dedi. “Onların bir arşivi var. Bir laboratuvarı var. Bir şey bulmuş olabilirler. Senin bozunmanın çözümü, belki oradadır.”

Frederik o an iki şeyi birden düşündü. Birincisi: demek ki Chronos bile artık bu işi çözemiyor. İkincisi: demek ki kuzey, sadece o kadın için değil, kendisi için de zorunlu.

Chronos’un son günleri yaklaştıkça, Frederik’in gördüğü kadın daha sık gelmeye başladı. Artık sadece ölüm sahnesi değil, ölümden önceki küçük parçalar da geliyordu. Kadının bir handa oturması. Kadının bir çocuğun saçını düzeltmesi. Kadının bir deftere bir şey yazması. Kadının gülmesi. Frederik bu görüntülerde ilk kez şunu fark etti: kadın sadece ölmek için var olan bir figür değil. Kadın, yaşayan bir insan.

Ve Frederik, o yıllar boyunca hiç yaşamadığı bir şeyi istemeye başladı.

Sadece onu kurtarmayı değil.

Onunla konuşmayı.

Onun sesini duymayı.

Onun gerçek olup olmadığını anlamayı.

Bu, Frederik’in içinde garip bir umut yarattı. Çünkü Frederik’in hayatı Chronos’un yanında bir çizgi gibi geçmişti. Öğrenmek, dayanmak, tekrar etmek. Aşk ise çizgi değildi. Aşk, bir sapmaydı. Bir insanın hayatını başka bir yöne kıran şeydi. Frederik, ilk kez hayatının kırılmasını istedi.

Tam da bu yüzden, kuzeye gitme kararı onun için “kaçış” gibi olmadı. Bu karar, ilk kez “seçim” gibi oldu.

Chronos öldüğünde, bu ölüm bir patlama gibi olmadı. Daha çok bir mumun sönmesi gibiydi. Chronos son nefesinde Frederik’e baktı. “Sen kırıklardan birine hapsoldun,” dedi. “Beni affedemezsin ama… belki kendini kurtarırsın.”

Frederik o an Chronos’a acıdı mı, nefret etti mi, sevdi mi… bunu bilemedi. Çünkü Chronos, onun hayatındaki en büyük öğretmendi ama aynı zamanda en büyük hırsızdı. Frederik’in gençliğini çalmıştı. Sesini çalmıştı. Zamanını çalmıştı. Ama ona bir şey de vermişti: zamanı görmeyi.

Frederik Chronos’un cesedini gömmek için durmadı. Çünkü Chronos’un gömülecek bir adam gibi olmadığını hissetti. Chronos, sanki zaten çoktan gömülmüştü. Zamanın içine.

Frederik, Chronos’un notlarını aldı. Chronos’un asası artık ağır geliyordu. Chrono Bead’ler avucunda soğuk duruyordu. Aynaya baktığında yansıması hâlâ vardı ama daha soluktu.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sonuç olarak



Anlar:
- En büyük keder anı
- En büyük suçluluk anı
- En büyük kahramanlık anı
- En büyük korku anı
- En büyük sevinç anı
- En büyük şevhet anı
- En büyük başarısızlık anı
- En büyük utanç anı
- En büyük kefaret anı
     
 
what is notes.io
 

Notes is a web-based application for online taking notes. You can take your notes and share with others people. If you like taking long notes, notes.io is designed for you. To date, over 8,000,000,000+ notes created and continuing...

With notes.io;

  • * You can take a note from anywhere and any device with internet connection.
  • * You can share the notes in social platforms (YouTube, Facebook, Twitter, instagram etc.).
  • * You can quickly share your contents without website, blog and e-mail.
  • * You don't need to create any Account to share a note. As you wish you can use quick, easy and best shortened notes with sms, websites, e-mail, or messaging services (WhatsApp, iMessage, Telegram, Signal).
  • * Notes.io has fabulous infrastructure design for a short link and allows you to share the note as an easy and understandable link.

Fast: Notes.io is built for speed and performance. You can take a notes quickly and browse your archive.

Easy: Notes.io doesn’t require installation. Just write and share note!

Short: Notes.io’s url just 8 character. You’ll get shorten link of your note when you want to share. (Ex: notes.io/q )

Free: Notes.io works for 14 years and has been free since the day it was started.


You immediately create your first note and start sharing with the ones you wish. If you want to contact us, you can use the following communication channels;


Email: [email protected]

Twitter: http://twitter.com/notesio

Instagram: http://instagram.com/notes.io

Facebook: http://facebook.com/notesio



Regards;
Notes.io Team

     
 
Shortened Note Link
 
 
Looding Image
 
     
 
Long File
 
 

For written notes was greater than 18KB Unable to shorten.

To be smaller than 18KB, please organize your notes, or sign in.